TÜRKÇE KONUŞ, ÇOK KONUŞ

Mehmet Can

Bir devletin varlığının ispatı için üç tane temel olguya ihtiyaç vardır. Bunlar birincisi dil, ikincisi  basılan para, üçüncüsü ise mimari. Şimdi siz bir yerden başlamak zorundasınız. Fakat para basımı zaten ilerlediği için, ya dilden, ya da mimariden doğru hareket etmek, bunlardan birini geliştirmek, bunlardan birine yatırım yapmak zorundasınız. Mimariye yatırım yapacak para yok Osmanlının son dönemlerinde ve cumhuriyetin başlarında. Komple bir şekilde mimariyi değiştirme şansın yok, bu ekonomik bir güç ister. Elde kalan tek malzeme o zaman millileştirme adına dilden başka bir şey kalmıyor.

Jön Türkler Tanzimat’ın ilanından sonra Türkçe’nin yaygınlaşması konusunda hareket etmeye, siyasetlerini bunun üzerine kurmaya başladılar. Namık Kemal gayri-müslimler içinde değil, Müslüman teba içerisinde Türkçe’nin yaygınlaştırılmasını özellikle istiyordu. Namık Kemal ve Jön Türkler neden böyle bir katagorileştirme yaptı? Buna bakmak lazım. Osmanlıca Farsça ve Arapçadan oluşan bir dil olduğu için artık milliyetçileşme, ulusallaşma döneminde Türkçenin kendini yaratma hissiyatı doğmaya yavaş, yavaş filizlenmeye başladı.

Ayrıca Osmanlıca denen, Osmanlı’nın yani padişahın dili olduğu için Sultana muhalif olan Jön Türkler tarafından olumlu karşılanmıyordu. Bir diğer konuda ise Müslümanlar’da her gelen etnisite farklı bir dil kullanıyordu. Osmanlıdaki Müslümanlarda homojen tek bir etnisiteden oluşmuyordu. Esasında baktığımız zaman Jön Türkler ile başlayan bu süreci tek bir dile doğru Türkçeye doğru geçiş olarak adlandırabiliriz.

Jön Türkler ilk etapta Türkçeyi öne çıkarıyorlar, fakat diğer halkları karşı sürecin başında asimilasyonist bir dayatmada bulunmuyorlar. Bunu iyi niyetlerinden ötürü yapmıyorlar. Güçleri oranında siyaset yapıyorlar. Çünkü şunun farkındalar Osmanlı içinde sadece ben muhalif olursam sultanı deviremem diğer toplumsal kesimleri ürkütmemek adına Türkçenin diğer dillerin önüne geçmesi, ya da diğer milletlere karşı bir baskı aracı olarak kullanılması evresini daha sonraki bir aşamaya bırakıyorlar.

Zaten gücü imparatorluk toprakların da  tam olarak ellerine geçirdiklerinde Jön Türklerin devamı olan siyasetler diğer halklar üzerinde çok yıkıcı bir asimilasyonist siyaset izlemeye başladılar. Unutmamak gerekir ki bu dil olayı hala 1990’lara kadar sirayet etmiştir. Kürtçe, Türkçe kavgası devam etmekteyken 1930’larda, 1940’larda Türkçe konuş, Çok konuş Kürtlere Kürtçe yasağı getirilerek Türkçe konuşmaya, Türkçe okuma yazma öğrenmeye, Türkçe düşünmeye zorlanmaktaydılar.

Dil birliğinin yaratılmasında şöyle bir şey var. Ulus devlet kavramı ortaya çıktığından beri Osmanlı imparatorları, padişahları yani onlarda kendilerine ait bir dil birliğine ihtiyaç duymaya başlıyorlar. Daha doğrusu kendilerine ait olan dilin toplum nezdinde daha bir hakim kılınmasını istiyorlar. Bürokrasi ve sarayda kendi dilini oluşturmak, yeniden kurmak istiyordu.  Tabi buradaki en önemli neden bütün toplumsal kesimleri tek bir yöne, tek bir dile doğru yönlendirmek ve bu sayede yazının diğer bölümlerinde de ifade ettiğim gibi geniş toplumsal kesimlere kabul ettirmek.

İmparatorluk toprakları içinde dil milliyetçiliğinde ilk örgütlü hareket 1908’e kadar Türk derneği idi. Unutmamak gerekir ki bu derneğin içinde Ermeniler de vardı. Bunun nedeni Ermeniler sadece Ermenice konuşmuyorlardı, Türkçe de konuşuyorlardı. O yüzden o dernekte bulunmalarını doğal karşılamak gerekir.

O dönem Türk, Ermeni, Rum, Yahudi ayrımı günümüzdeki gibi had safhada değildi. 1911’de kurulan Türk ocaklarında Ermeniler bazen ders veriyorlar; Türk ocaklarının yerini kullanıyorlar, bazen Kürtler yer bulamıyorlar onlar gelip bu derneklerde ders veriyorlar vs. Bu dönem özellikle 1908 devrimi sonrası bir birileriyle dayanışmaları ve dostlukları var.

Tamamen öyle keskin bir  şekilde birbirlerinden ayrılmış milliyetçi yapıları yok. Dönemin konjonktürüne baktığımız zaman Osmanlı içerisindeki bütün halklar neredeyse hepsi milliyetçiliğe oynuyor. Fakat bu dönem halkları bir birilerine kırdıran bir milliyetçilik değil burada söz konusu olan. Birçok farklı halkı bir araya getiren şey sultanın Osmanlıyı halklar  hapishanesine çevirmesi ve halklar üzerinde kurduğu baskı bu bir birinden farklı olan halkların ortak düşmana karşı, ortak bir muhalefet cephesinde buluşmalarına, dayanışmalarına vesile oluyor.

O zaman Osmanlı’ya karşı açılmış milliyetçi bir cephe var. Bundan dolayı halkların bu dönem bir birlerine yardımcı olmaları, bir birlerinin derneklerini kullanmaları gayet doğal. Osmanlıdaki halklar arasındaki keskin ayrımlar 1912’de başlıyor. 1912’ye kadar bir sorun yok, ufak, tefek gerginlikleri saymazsak. Bu tarihte Balkanlar Osmanlının elinden çıkıyor. Balkanların Osmanlı topraklarının elinden çıkması Türk ocaklarının Türkçülükte karar kılmasını da beraberinde getiriyor.  Neden?

Kendilerine göre şöyle bir argüman geliştiriyorlar, eğer Türkçülük kurulmazsa burası da Rumların, Hıristiyanların, Ermenilerin memleketi olarak ellerinden gidebileceklerini düşünüyorlar. Ben bunu yaratıp Türkçeyi ve Türkçülüğü egemen kılıp 1912’de ki hataya düşmeyeceğim diyor. Bu dönemden sonra artık kafatası ırkçılığı giderek kurumsallaşmaya ve Türk olmayan halklara karşı vergi verdikleri devlet gerçek bir tehdit olmaya başlıyor.

Bitirirken özellikle şunu belirtmekte fayda var. Türk ulusallaşması kültürel bir milliyetçilik değildi, antropolojiye dayanan ırkçı bir milliyetçilikti. Antropolojiye dayandığını kendileri söylüyorlar Mimar Sinan’ın kafatası hala yerinde yok.

Benzer Yazılar