TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ BAŞINDAN BERİ ÇÖZÜM YA DA BARIŞTAN YANA DEĞİLDİR

Tamer Çilingir

Seçimlerde HDP’nin barajı aşmasıyla birlikte, parlamentoda tek başına iktidar olabilecek bir parti olmaması yeni bir siyasi krize neden oldu. Seçim öncesinden itibaren hükümet ve Tayyip Erdoğan Kürt siyasetçilerini hedef alan bir propaganda sürecine girmiş, başta HDP olmak üzere tüm muhalif kesimlere yönelik ‘terörist’ sıfatını kullanarak seçimlerde milliyetçilik vurgusuyla tek başına iktidar olmayı hedefledi. Seçim sonrası da bu propaganda faaliyetine devam edip, koalisyonun çözüm olmadığı mesajını verip, erken seçimi hedefleyen bir çizgiyi takip edip, devletin şiddetini bugünkü boyutuna taşıdı. Bu esnada her fırsatta muhalif kesimlere yönelik operasyon, baskı ve provokasyonlar adım adım gündeme getirildi.
Suruç’ta 31 gencin bombayla katledilmesi ve ardından 40’a yakın şehirde yapılan gözaltına alınan 1302 kişiden 1165’i HDP’li ve sosyalistlerden oluşuyordu. İstanbul Bağcılar’da bir devrimci infaz edilirken cenazesi üç gün boyunca rehin alındı, cemevi polislerce gaz bombası ve kurşun yağmuruna tutuldu.
Aynı zamanda Kandil’e yönelik hava bombardımanı başlatıldı. Üstelik tüm bunlar IŞİD’e yönelik bir operasyon yapıyoruz denilerek hayata geçirildi.
ABD ile yapılan görüşmelerin ardından başlayan bu operasyonlarda gözaltına alınan birkaç IŞİDli hemen serbest bırakılırken, IŞİD’e yönelik hava saldırısı yapıldığının da gerçek olmadığı açığa çıktı.

IŞİD ile günde 4 milyon dolarlık petrol alışverişi

Günde 4 milyon dolarlık petrol alış verişinin yapıldığı IŞİD ile böyle bir kavgaya tutuşmanın akıl karı olmadığı çok açıkken, IŞİD’e Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından verilen desteğin aylardır tüm dünya kamuoyunca gözler önünde olduğu da bir başka gerçekti.
HDP’nin kapatılması için Yargıtay Başsavcılığı’nın soruşturma başlatması, HDP’li vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasının istenmesi ve tüm muhalif kesimlerin açıktan tehdit edilmesi, bugün itibarıyle özelikle Kürt siyasetçilerinin ve devrimcilerin can güvenliğinin ortadan kalkmış olması şaşılacak bir durum değil, tam da devlet gerçeğinin ta kendisidir.

Yıllardır adını ’’Barış Süreci’’, ’’Çözüm Süreci’’ olarak işittiğimiz ama kimin ne konuştuğu ne tür pazarlıklar yapıldığına dair, sadece tahmin ve iyiniyetli okumalar dışında bilgi sahibi olamadığımız süreç, devletin son dönemdeki şiddeti tırmadıran tavrıyla bir kez daha tartışılmaya başlandı.

Gelinen noktada ’’Barış Süreci’’ ya da ’’Çözüm Süreci’’ bitmiş midir?

Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan’ın 28 Temmuz 2015 tarihinde sürece ilişkin yaptığı açıklamalar çarpıcıdır. Akdoğan’a göre sürecin tıkanmasının sebebi, HDP’nin barajı geçmesidir. Akdoğan HDP’yi, AKP’nin Kürdistan temsilcisi gibi hareket etmemekle eleştiriyor. Aslında bu yaklaşım ’’Barış Süreci’’ ya da ’’Çözüm Süreci’’nin devlet nezdindeki anlamına da işaret ediyor. Devlete göre bu sürecin anlamı, PKK’nin, silahlı mücadelenin ve tabii ki sistem dışılığın tasfiyesidir.
On yıldır görünen tablo da farklı değildir aslında. Kürtler ’’barış’’tan söz ederken bunu tek taraflı dile getiren konumdadır. Adeta ’’biz kavga istemiyoruz, lütfen barışalım’’ konumunda kalınmış, devlet bu süreç boyunca Kürt tarafına eylemsizliği, silah bırakmayı, olan bitene –’’Barış sürecini’’ ve görüşmeleri olumsuz etkilememek adına- sessiz kalmayı dayatmıştır. Zira başta Roboski katliamı, Paris katliamı olmak üzere birçok önemli kontgerilla operasyonunda Kürt siyasi hareketi tepki göstermekten kaçınmıştır.

Devletin Kürtlere bir umut verdiği açıktır; yoksa tüm bu olan bitene sessizliğin başka bir açıklaması olamaz.

Ancak verilen bu umudun ne olduğunu biz bilmiyoruz ve bu umut garantiye alınacak koşullarda, tutanak altına alınarak, yasal güvenceyle verilmiş bir umut değildir.

Nitekim seçim sonuçlarının ardından, yaşanan siyasi krizle birlikte devlet  ’’Barış sürecine’’ dair her şeyi inkar etmiştir. Akdoğan ’’Dolmabahçe mutabakat değildir’’ derken, Demirtaş’ın ’’Hayır Dolmabahçe bir mutabakattı’’ demesinin pek bir anlamı da kalmıyor. Çünkü ortada tarafların imzasını içeren ne bir tutanak var, ne de bu görüşmelerde özellikle devlet tarafının vaatlerinin güvence altına alındığı yasal bir belge.

On yıllardır ’’Dağda değil, gelin mecliste siyaset yapın’’ propagandası yapan devlet, parlamentodaki Kürt siyasetine soluk aldırmıyor.

’’Sorun silahlardır. Silahı bırakın Kürtlerin haklarını verelim’’ diyen devlet, yıllardır eylemsizlik içinde olan silahlı güçlere rağmen, HDP siyasetçilerini ’’terörist’’ olarak adlandırıyor.

Yüz yıllık inkar sürüyor

Cumhuriyetin kurulmasının ardından inkar edilen Kürt ulusu, ilk günden, ilk meclisten bu yana inkar ediliyor. Değişen bir durum yoktur. Davutoğlu’nun bugün ’’Kim demiş Kürlerin devleti yok diye. Bu devlet Kürtlerin de devletidir’’ şeklindeki konuşması da bu durumu değiştirmiyor. Kürt sözcüğünün kabul görmesi, devletin bahşettiği bir şey de değildir ayrıca; on yıllardır kan bedeli can bedeli ödenen mücadelenin sayesindedir. Yoksa devlet nezdinde Kürt kimliği, egemen ideolojiye bağlı olmak ve biat etmek kaydıyla bir anlam ifade etmektedir.

Çözüm süreci adına yapılan dayatmalar

Devlet çözüm ‘süreci’ adı altında hiçbir konuda taviz vermeksizin, Kürt özgürlük mücadelesinin tasfiye sürecini örerken, ideolojik olarak da resmi ideolojinin kabulünü dayatmaktadır.

Dönem dönem KCK sözcülerinin yaptığı kimi açıklamalarda, ’’Ermeni, Rum lobileri ve paralel devlet’’ vurgusu, zaman zaman yapılan değerlendirmelerde TBMM’nin ilk meclisine ilişkin övgüler, 23 Nisan’ı ’’Egemenlik ve Çocuk Bayramı’’, 19 Mayıs’ı ’’Gençlik ve Spor Bayramı’’ olarak görme ve kutlama mesajları yayınlanması da ’’Çözüm süreci’’nin Kürt tarafında yarattığı sonuçlardır.

Israrla ’’dağdakilere terörist deyin, silah bırakmaları için çağrı yapın’’ baskısı demokratik alanda faaliyet yürüten Kürtler ve kimi sosyalist kesimlerce de bir süre sonra kabul görmüş, gerillaya silahlı mücadeleyi bırakın çağrısı yapacak boyuta gelmiştir.

Roboski Katliamı ve Paris Katliamı ardından izlenen siyaset de, devletin dayatmalarına Kürt siyasi hareketinin sessiz kalması biçiminde şekillenmiştir. Adeta devletin yaptığı her saldırı ve provokasyona tepki göstermek, süreci riske atmak şeklinde dile getirilmiştir.

Gündem olan sistem karşıtı eylemlerde de Kürtler açıkça taraf olmaktan kaçınmış, hatta bu eylemlilik sürecini ’’Çözüm sürecini’’ baltalamak olarak değerlendirebilmiştir. Gezi sürecinin giderek ulusalcı siyasetlerin yönlendirilmesine dönüşmesinin sebebi de,  Kürt hareketinin bu ’’tarafsızlık’’ tavrıdır.

Tüm bunlar ’’Çözüm süreci’’nin Kürt tarafında yarattığı sonuçlardır.
Nitekim seçimlerin ardından hükümet sözcülerinin şikayet ettiği en önemli şey de, HDP’nin AKP’ye karşı propagandası ve seçimlerde aldığı yüksek oy ile, kendilerine  (Tayyip Erdoğan’ın başkanlık projelerine vs.) karşı aldığı tutumdur. Yani hükümet sözcülerine göre, HDP, iktidarın politikalarının karşısında yer alarak, ’’Çözüm sürecini’’ baltalamıştır. Bu da iktidarın çözüm sürecinden kastettiğinin, Kürtlerin ‘kayıtsız şartsız teslimi’ olduğunun göstergesidir.

Çözüm süreci bir taraftan Kürt siyasi hareketini eylemsizliğe (gerilla savaşının en geri düzeyde sürdürülmesi) sokarken, devlet tarafında değişen pek bir şey yoktur. Bu süreçte Kürtler yine gencecik insanlarını, en değerli kadrolarını toprağa vermeye devam etmiştir. Kürdistan’da kan durmamıştır.

Devlet yetkililerinin her düzeyde yaptıkları açıklamalar ve halen sürmekte olan operasyonlar bir kez daha teyit etmiştir ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti çözümden ya da barıştan yana değildir. Bunu bugün açıkça ortaya koymuştur. Kuruluşundan bu yana varlık sebebi savaş, imha, inkar olan devletin gelinen noktada sergilediği tutum, Kürt tarafını yıllarca oyaladığını ve bu oyalama süreciyle devletin yaşadığı ekonomik, sosyal ve siyasal krizler için soluk aldığını gösteriyor.

Artık bu oyalamanın ikna ediciliğini yitirmiş olması, devletin emekçilere ve ezilen uluslara düşman tavrını daha açıktan sergilemesine sebep olmuştur. Devlet nezdinde zaten pek bir ehemmiyeti olmayan bu ’’çözüm ya da barış süreci’’ dilerim ki artık ’’Biz’ler’’ nezdinde de bitmiş olsun.

Benzer Yazılar