ÜÇ KİŞİNİN ÖLÜMÜNE YANMIŞIM: SABAHATTİN ALİ, ANNEANNEM VE HRANT DİNK

Devrimci Karadeniz 10/04/2014 ÜÇ KİŞİNİN ÖLÜMÜNE YANMIŞIM: SABAHATTİN ALİ, ANNEANNEM VE HRANT DİNK için yorumlar kapalı

hrtt

Emin Keşmer*

Sene içindekilere de yıl sonu gösterilerimize de daima gelirdi Hrant Dink. Kendisiyle özel olarak tanıştırıldık mı? Sanmıyorum veya anımsamıyorum. Ancak okulla çok ilgiliydi, cemiyet adamıydı. Gösterilere gelince herkes gibi oturmaz hep ayakta durur, ya kulisin yanında ya arkada tetik bulunur, bir iş, yardım gerekirse bir aksaklık meydana gelirse hiçkimseye bir şey sormaz, anında durumu anlar, müdahale eder, sizi şaşırtırdı.

Seyreden, uzaktan izleyen, karışıp bulaşmayan, kurumlu mu kibirli mi bilinmez bir keyif adamı değil, gösterişsiz çalımsız sebatlı bir görev adamıydı Hrant.

Bazen öyle olur, biri çıkar hiç görevi değilken, hiç ilgisi yokken adeta günlerdir o iş için hazırlanmış gibi yapılanıp sounur işe kendiliğinden, büyük yararlık gösterir. Nasıl akıl etmiş, nasıl bu kadar becerikli davranıp olayı kavramıştır anlamazsınız. O faydalılığı kadar da sessiz, gösterişsiz, teşekkür bile beklemeden yok olup gider ve siz nice zaman sonra “Kimdi o?” diye merak sorarsınız ya işte o adamdı Hrant Dink.

Ben onu öyle tanıdım. Öylesine insanın içine işleyen, insanla tanışıp yakınlaşmadan kendini dost hissettiren, yoldaş hissettiren kişiydi o. Onunla tüm yakınlığım tanışıklığım bu olmuştur. Ayrıca veli toplantılarında, yemeklerde, bazen dışarıda bazen okul salonunda yapılan kutlama anma günlerinde de konuşmuş muyduk, bir soru sormuş muydu, hatırlamam. Ama ben onu bildiğim kadar o da beni bilir, sezerdi. Selamlaşırken, öylesine birbirimize bakarken karşılıklı hissederdik bunu. O zamanlar daha Agos gazetesini çıkarmıyordu Hrant, susturulmaya çalışılmasına, katline daha çok vardı.

Tesadüf bu ya Hrant Dink’in üç çocuğunun üçünün de öğretmeni oldum ben, Delal, Arat, Sera. Hatta yeğenlerinin de. İki yeğeni vardı diye anımsıyorum. Bu çocukların hepsi sahneye çıkardım, oyunlar oynadılar. Bu oyunların aileler gelip hepsini izlediler.

Gözyaşlarına boğulmuşum, tam da şimdi bu anıları yazarken olduğu gibi. Bu dünyada üç kişinin ölümüne çok yanmışım, ağlamışım ben.

Birincisi: 1974’lerde hakkında yazılanları, akrabalarıyla yapılmış röportajları, eserlerini, kahpece pusuya düşürülüp öldürülüşünü adeta yercesine okuduğum Sabahattin Ali. Şimdi bile bir fotoğrafını görmeye dayanamam onun, burnumun direği sızlar, ağlarım! Ona yanmayacak, daha hiç tanımadan hislenip göynüyüp kavrulmayacak yürek yürek midir? Trakya ormanlarında kurda kuşa yem edilmiştir. Mezarı bile yoktur.

Sen çok yaşa güzel ülkem!

Çumra, Konya dendi mi, Sinop dendi mi, Edremit, Havran, Ankara, İstanul, Istrancalar dendi mi karanlıkların içinden dünyalar güzeli bir masum kibar yüz ışır. En verimli üretken gencecik yaşından kopar gelir ve uzaklara, denizlere bakar belki yine mağrur, muştu olur umutsuzluğa, karanlığa, şen ışıklı bir yüz olur.

Bu yüz Sabahattin Ali’nindir.

Bakar kahreder adamı, kendi ölümüyle öldürür her anışta bir kez daha. Yine kanlı kızıl harlı bir ateş tutuşur en hassas en ölümcül yerimde.

Ey 1948 yılı, keşke hiç olma tarihlerde!

İkincisi: Anneannem. Yayyalarda çükümü belki aile çevremden, daha çok da kendisinden saklamadığım yaşlarda dölün peşinden çağırıp domralı yüzümü, ellerimi, bedenimi keseleyip ovalayıp yıkayan, aç karnımı doyuran, kabalık küfür bilmeyen, düşmanına bile çirkin söz söylemeyen, söyleyemeyen –lügatinde kötü söz yoktu onun, bütün köylülerimizin dilinde küfrün bini bir paraya iken üstelik- ruhunda simasında şefkat bağlışlama sevgi anlayış ışığı hiç kaybolup eksilmeyen anneannem.

Sevmemiş bir türlü Hüseyin dedemi, sevememiş. Çok yosma bir kadındı, köylerimizde alışılmadık şekilde tertemizdi, kibardı, ölçülüydü. Ölmeye yakın şikayet edecek olmuş yine kaderinden. Teyzeciğim, hala hayattadır, doksanını aştı, inşallah daha çok yaşar:

“Eee anam, seksen doksan yıl oldu, artık unut ve boş ver şu yerinmeleri,” diyecek olmuş.

Anneannem ölüm döşeğinde bile inlerken vazgeçmemiş şekvacı halinden,

“Ah, ne olursa olsun!” diyerek iç geçirmiş.

Teyzem, annem bunları ve benzerlerini anlatırken ne çok gözyaşı dökmüşüm sessiz sessiz. Geçmişte kalmış, o masal yıllarına yaptığım kırılgan yolculuklar ne çok içimi sızlatmış, onun muhteşem ve mübarek kokusunu hissettirerek her seferinde.

Üçüncüsü:

…Ve üçüncüsü de Hrant Dink.

Neydi beni bu kadar yaralayan, odur budur boğazıma düğümlenip kalan ve hiçbir şekille gerçekliğini kabullenip katlanamadığım şey?

Bu çirkinliğin üstesinden nasıl gelebileceğiz, bu lekeyi nasıl silip yok edeceğiz, bu kabustan nasıl kurtulabileceğiz? Bundan bir şekilde kurtulmak mümkün müdür?

Hangi yüzümüzü kullanarak hangi açıklamalarımızı hangi arsızlığımızı izah hanesine yerleştirip bu travmayı, zalimliği, canavarlığı unutturup önemsizleştirebileceğiz?

Şu anlattığım zarif halkın en güzel en mütevazı en duygulu çocuğunu nasıl zalimce, hayasızca koparıp aldık ellerinden, tekrar yalnız ve dayanıksız bırakabildik onları?

Bütün korkularımın mutsuzluklarımın kaynağı burada işte, bu duyarsızlığı kabulememekte, unutamamakta, Parçalanışımın asıl sebebi bunlardı mutlaka.

(Emin Keşmer, Bir Poşet İstanbul Toprağı, Siyah Beyaz Kitap, sayfa 121-125)

*Emin Keşmer: 1954 Tirebolu doğumlu. Fatih Eğitim Enstitüsü, Anadolu Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu. Otuzbeş yıllık eğitimci. 12 Eylül öncesi Trabzon Amatör Tiyatro Derneği yöneticisi ve Sinematek kurucusu.

Yazdığı, bazılarını da yurtdışında (Yunanistan, İsviçre) sahneleyip yönettiği oyunları: Aido Yaya, Vah Güzel İstanbul, İyi Aileler İyi Çocuklar, Dön Artık Nazım, Mutluluk Tarifleri, Anatolia Yolu, Kulüp Paragöz, Yarın Ne Zaman Dündü, Zirzop Kral, Son Oidipus, Savaş Devam Ediyor.

“Okullarda Tiyatro” adıyla kitaplaştırmayı planladığı, çocuklar ve gençler için, daha çok geleneksel yazından yola çıkarak olşuturduğu Nasrettin Hoca, Keloğlan, Bektaşi, La Fontaine fıkra ve masallarından mülhem bir oyunlar dosyası vardır.

Şiirler, denemeler, film senaryoları yazmaktadır.

Yoruma Kapalı.