ZAPATİSTALAR VE NEOLİBERAL KAPİTALİZME KARŞI VERİLEN MÜCADELE

Cem Akbalık

Zapatistaların Neoliberal Kapitalizme Karşı Başlattıkları Devrim Sürüyor!

“Kavga bir çember gibi her bir noktasında başlar ama asla bitmez” Marcos

Bundan tam yirmi yıl önce, 1994 yılının Ocak ayında, Meksika’nın en yoksul bölgesi olan Chiapas’ta, ellerinde kırık-dökük silahları ve machette (bir çeşit pala) bulunan iki-üç bin cıvarında karmaskeli insan ayaklanarak bölgenin beş şehrini ele geçiriyordu. On iki gün süren, kimine göre 40 kimine göre ise 150’den fazla insanın yaşamını yitirdiği tahmin edilen işgalden sonra, isyancılar geldikleri Lacandone ormanlarına geri dönüyorlardı. Kimdi bu insanlar, nereden geliyorlardı? Talepleri neydi?

Dünya basını gözlerini NAFTA’ya  (Kuzey Amerika Ülkeleri Serbest Ticaret Anlaşması) dikmişken, karmaskeli, pipolu, silahlı bir adam, çok düzgün ve edebi bir İspanyolca ile kim olduklarını, ne istediklerini açıklıyordu:

“Tüm gökler ve topraklar için, onlara tahakküm edenleri bir defada değiştirmek -bunu yapabilmek için, biz isimsizler, yüzü olmayanlar, kendini ele verenler, “profesyonel umutlular”, biz, dağda olanlar, adımları karanlık olanlar, biz, saraylarda sesi olmayanlar, özel arazilerde yabancı olanlar, her zaman ölü olanlar, tarihin mülksüzleri, vatansızlar, geleceksizler, taze öfkenin sahipleri, keşfedilmiş hakikatin sahipleri, nefretin uzun gecesine uzanmış olanlar, sahici kadın ve erkekler… En küçükler… En onurlular… En sonuncular… En iyiler… Bize şimdi gereken şey, sözlerimizi içeriye alabilsin diye kardeş kalbin kapısını açabilmektir.”

Dünya basını bütün dikkatlerini onlara çevirmişti. Evet, onlar, unutulan, horgörülen, dışlanan, dilleri ve kültürleri tanınmayan Yerlileri savunmak için kurulmuş Zapatista Kurtulus Ordusu’na (EZLN) bağlı militanlardı, yani Zapatistalardı. İsimlerini, 20. yüzyıl başlarında “Toprak ve Özgürlük” sloganı ile, toprağın köylüler arasında eşit bir şekilde paylaşılmasını savunan Emiliano Zapata’dan alıyordu. Kizilderili zapatistaların “ölümsüz” komutanı Zapata gibi, EZLN’nin kurulma amacı da yerli toplulukların hak ve özgürlüklerini savunmak, yerlilerin gaspedilen topraklarını geri alıp onları eşit bir şekilde topraksız köylülere ve işçilere dağıtmaktı.

Zapatistalar, topraklarında insanca yaşamak; dillerini konuşmak, kültürlerini yaşamak ve istedikleri gibi yönetmek ve yönetilmek istiyorlardı. Ama bütün bunları isterken, dünyanın tek “lanetlileri” olmadıklarını ve mücadeleyi tek başlarına kazanamayacaklarının da farkındaydılar. Kendi yerel problemlerinin yanı sıra, dünyanin farklı yerlerinde farklı tahakkum, baskı, sömürü ve hegemonya ilişkilerinin olduğunu ve bunların birbirlerini besleyen, bazen birinin, bazen de diğerinin önplana çıktığını biliyorlardı. Antoni negri ve Michel Hardt’in da “çokluk” konseptiyle açıklamaya çalıştıkları bu olguya, Marcos o kendine özgü edebi ve felsefi uslubuyla şu şekilde atıfta bulunur:

“Marcos, San Fransisco’da bir eşcinsel, Güney Afrika’da bir zenci, San Ysidro’da bir Chicano, İspanya’da bir anarşist, İsrail’de bir Filistinli, San Cristobal sokaklarında bir Maya yerlisi, Mexico City’nin Teneke Mahallesi Neza’da bir çete mensubu, folk müziğinin kalesi Ulusal Üniversite’de bir rocker, Almanya’da bir yahudi, savunma bakanlığı’nda bir uzlaştırıcı, soğuk savaş sonrası çağda bir komünist, ne galerisi, ne müşterisi olan bir sanatçı.Bosna’da bir barışçı, Meksika’nın herhangi bir kentinde bir ev kadını, grev yapmaya asla yeltenmeyen sendika CTM’de grevci, başkaları için kitap yazan bir gazeteci, gece saat 10’da metroda yalnız başına bir kadın, topraksız bir köylü, işsiz bir işçi, mutsuz bir öğrenci, serbest piyasacılar arasında bir muhalif, ne kitabı, ne okuyucusu olan bir yazar ve tabii Güneydoğu Meksika Dağlarında bir Zapatacı. Marcos, sömürülmüş, dışlanmış, ezilmiş ama karşı koyan ve ‘yeter’ diyen tüm azınlıklardır. O, artık sesini çıkarmaya hazırlanan ve tüm çoğunlukların susup dinleyeceği her azınlıktır. O, kendini anlatmanın bir yolunu arayan müsamaha gösterilmemiş her topluluktur. O, güçlülerin vicdanını ve gücünü rahatsız eden herşeydir.”

Zapatistalar ve neoliberal kapitalizme karşı verilen mücadele

Doksanlı yıllarda, Sovyetler Birliği çökmüş, Berlin duvarı diye birşey kalmamıştı. Birilerine göre There is not alternatif” (Margaret Thatcher, Alternatif yok) diğerlerine göre “Tarihin sonu?” (Francis Fukuyama) gelmişti. Peki, neye alternatif yoktu? Hangi tarihin sonu gelmişti? Hiç kuşkusuz, bu cümleleri sarf edenler kapitalist-liberal modelin zaferini ilan ediyorlardı ve bahsini ettikleri şey de, insanlık tarihinin sonu değil ama totaliter, faşist ve “komünist” modellerin sonuydu. Bir yandan, liberalizmin zaferinden dem vururken diğer yandan da, her defasında krizlere giren liberalizme, yeni (neo) sıfatı ekleyerek liberalizmin de pek uygulanır bir model olmadıklarını itiraf ediyorlardı. Burada bir parentez açarak şunu hatırlatalım: neoliberalizmin tek ve yekpare bir ideoloji olmadığını, neoliberalizmin değişik versiyonları olduğunu ve bunların kendi aralarında da bir hegemonya mücadelesine girdiğini, bundan Hayek ekolünün galip çıktığını biliyoruz.

Teknolojinin ve enformatiğin gelişmesi, sosyalistler rejimlerin peşpeşe yıkılması, işçi hareketinin yaşadığı değişimler ve ideolojik-politik yenilgisi, kolonyalizm karşıtı hareketlerin askeri diktatörlüklere ve otokratik rejimlere dönüşmesi, ulus-devletlerin giderek aşınması ciddi bir politik boşluk oluşturmuştu. Küresel kapital, daha fazla özgürlük ve demokrasi söylemleriyle, Bu boşluğu çok iyi bir şekilde doldurmayı başararak dünyayı kendi ihtiyaçlarına  ve bakış açısına göre şekillendiriyordu. Bir yandan kendi küresel (askeri,politik ve ekonomik) kurumlarını ikinci dünya Savaşı’ndan hemen sonra başlayarak oluşturmaya çalışan küresel kapital, diğer yandan da “sosyal devlet”e yönelik çok yönlü bir saldırı başlatıyordu. Pilere Bourdieu’nun söylediği gibi, neoliberal politikalar devletin sol elini tasfiyeye girişirken; ordu, polis, mahkemeler gibi polisin sağ elini oluşturan kurumları ise güçlendiriyordu. Hatta, sınıflar mücadelesi sonucu ortaya çıkan ve süreç içinde “otonom ve tarafsız” bir statüye bürünen ve toplumda hakemlik görevi görerek, toplum içi çatışmaları (özellikle sınıflar mücadelesini) pasifize (şiddet de dahil) eden, Kapitalin sosyal, ekonomik, kültürel ve politik olarak kendisini üretmede -liberallerin söyleminin tersine- hem pazara müdahalede hem de kapitali meşrulaştırmada birinci dereceden rol oynamaya devam ediyor. Kapitalin ve kapitali savunanların, sag veya sol farketmez, “devlet karşıtlığı” tamamen bir aldatmacaya dayandığını ve Kapitalin asıl hedefinin tamamen toplumsal mücadeleler sonucu kazanılmış sağlık, eğitim, barınma, ulaşım…gibi temel ve insani hakları kamu denetiminden alarak, onları da alınır satılır birer metaya dönüştürmek olduğu yaşanan deneyimlerde görülmüş oldu.

Böylece, dünyanın her yerinde sağlık, eğitim, ulaşım, emeklilik, sosyal yardımlar ve barınma gibi temel insani haklar giderek özelleştirilerek, sosyal yardımlar için patronlardan yapılan kesintiler yavaş yavaş tamamen emekçilere ödetilmeye başlandı. Böylece parası olan okuyabilecek, tedavi görecek, barındığı bir evi olacak, parası olmayan ise hiç bir haktan yararlanamayacaktı. Doksanlı senelerde, Avrupa da evsizler, işsizler, kağıtsızlar, vb. hareketler tamamen bu politikalara karşı ortaya çıkmış ve süreç içinde “üçüncü dünya ülkelerinde” ortaya çıkan haeketlerle birleşerek küreselleşme karşıtı veya başka bir küreselleşmeden yana olan hareketi oluşturdular. Hareket değişik yer ve mekanlarda farklı toplumsal dinamiklere dayansa da, ortak noktası kapitalist küreselleşmeyi, neoliberalizmi, özelleştirmeleri, tamamen kontrolden çıkan ve denetlenemeyen finans kapitalizmini eleştirmeleriydi. Zapatistalar ise, neoliberalizme karşı dünyanın değişik ülkelerinde verilen mücadeleyi ilk günden itibaren kendi mücadalelerinin bir parçası olarak görüyorlardı. Öyle ki, ayaklanma günü olarak bile çok sembolik bir gün seçilmisti. Immanuel Wallerstein, Zapatistalarin neolibarelizme ve emperyalizme bakışlarını şöyle açıklıyor: ”

“Ayaklanma için bu tarih seçilmişti, çünkü K. Amerika Ülkeleri Serbest Ticaret Anlaşması’nın (NAFTA) yürürlüğe girdiği gündü. O günün sloganı: Ya basta! (Artık yeter!) idi. Zapatistalar adaletsizlik ve aşağılanmaya karşı, özerklik için verdikleri 5 asırlık mücadelenin organik şekilde neo-liberalizm ve emperyalizme karşı verilen uluslararası mücadeleye bağlı olduğunu söylüyorlardı. NAFTA da hem neo-liberalizmin ve emperyalizmin parçasıydı, hem de bu iki olguyu sembolize ediyordu.”

Zapatistaların demokrasi, özgürlük, adalet ve devrim şarkıları dünyanın dört bir yanında dışlanan, horgörülen, sömürülen, ezilen insanların dillerinde başkaldırı ve direniş ezgisine dönüşüyor. Bu şarkı, Fatsa’da başlayan, Tekel Direnişi ile umut veren, Gezi’de sınırları aşarak Kozova direnişinde ete-kemiğe bürünen yeni bir mücadelenin şekillendiğini müjdeliyor. Korkmadan söylemek lazım: bu mücadele tabandan gelişen, çoğulculuğu, demokrasiyi, özgürlükleri, adaleti devrim sonrasına bırakmayan; özyönetime ve doğrudan demokrasiye dayanan sosyalist bir dünya mücadelesidir. Gezi’den Brezilya’ya, Şili’den Malezya’ya, Rojava’dan Chiapas’a “Başka bir dünya mümkün!” diyenlerin şarkısıdır bu.